ABD’nin İran politikasına ilişkin tartışmalar sürerken, Washington’un dış politika yaklaşımı yeniden gündeme geldi. Son gelişmeler, ABD’nin müttefiklikten ziyade stratejik çıkar odaklı hareket ettiğini bir kez daha ortaya koydu.
İran’daki rejim karşıtı çevrelerin bir kısmı, özellikle Reza Pahlavi destekçileri, ABD’nin açık ve güçlü bir siyasi destek verebileceği beklentisi içinde. Ancak mevcut tablo, Washington’un önceliğinin rejim değişikliği değil, kendi jeopolitik çıkarları olduğunu gösteriyor.
ABD istediği lideri getirebilir mi?
Sık dile getirilen iddialardan biri, ABD’nin İran’da istediği lideri göreve taşıyabileceği yönünde. Ancak bu, hem siyasi hem de pratik açıdan oldukça tartışmalı bir varsayım.
Birincisi, İran gibi güçlü devlet yapısına sahip bir ülkede dış müdahaleyle kalıcı bir liderlik inşa etmek kolay değil.
İkincisi, böyle bir adım ABD’yi doğrudan ve uzun vadeli bir sorumluluğun içine çeker. Washington’un Irak ve Afganistan deneyimleri düşünüldüğünde, bu tür bir angajmana yeniden girmek istemeyeceği açık.
Üçüncüsü ise mevcut İran rejimi henüz çökmüş değil. Devlet kurumları çalışmaya devam ediyor ve güvenlik yapısı büyük ölçüde ayakta. Bu nedenle ABD açısından “eski yapılarla” müzakere etmek, tamamen yeni bir düzen kurmaktan daha az maliyetli olabilir.
Venezuela örneği ne söylüyor?
Benzer bir tablo daha önce Venezuela’da da görüldü. ABD, muhalefeti desteklese de süreç içinde pragmatik bir noktaya evrildi ve mevcut yapılarla dolaylı temas yollarını açık tuttu.
Bu örnek, Washington’un ideolojik değil stratejik davrandığını gösteriyor. Eğer çıkarlarına uygunsa, ABD’nin mevcut bir rejimle anlaşma yapması şaşırtıcı olmaz.
“Süper güç” yaklaşımı
Donald Trump yönetimi döneminde bu yaklaşım daha açık şekilde dile getirildi. ABD’nin kendisini “dostluklar” üzerinden değil, “çıkarlar” üzerinden tanımlayan bir süper güç olarak konumlandırdığı görüldü.
Bu anlayışa göre;
- Rejimlerin ideolojisi ikinci planda kalabilir.
- İnsan hakları ya da demokrasi söylemi, stratejik çıkarların gerisinde kalabilir.
- Uygun şartlar oluşursa diplomatik anlaşmalar hızla yapılabilir.
Dolayısıyla İran’daki bazı muhalif çevrelerin ABD’den koşulsuz destek beklentisi, gerçekçi olmayabilir.
Acı gerçek
İran’daki muhalif aktörler için en kritik soru şu: ABD gerçekten rejim değişikliği mi istiyor, yoksa yalnızca İran’ın belirli politikalarını değiştirmesini mi?
Mevcut gelişmeler, Washington’un önceliğinin istikrarı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek olduğunu gösteriyor. Bu da “ABD’nin dostları değil çıkarları vardır” söylemini yeniden güçlendiriyor.
Önümüzdeki süreçte İran’daki gelişmeler kadar, ABD’nin maliyet-fayda hesabı da belirleyici olacak.








